EDEBİYAT BAHÇESİ
• 29/3/2008 - ÖLMENİ İSTEDİM...

Ölmeni istedim az önce..
Tam da geçenlerde seni anlatırken, aslında senelerdir sana aşık olduğum gerçeğiyle yüzleşmiş olsam bile öl istedim..
Öl ve bir daha hayatımda yer etme..
...
Sana tutkunum..
Her gece adını anmadan uyku tutmuyan bir hece dilimde ismin..
İsmin..
Söylemekten az önce vazgeçtim..
...Arkadaşım olamadın sen hiçbir zaman benim, derdini dinlerken bile hep sana aşıktı kalbim..
Seni düpedüz sevdim.. Bana en son sevgilini anlatırken bile seviyordum seni.. Sadece gıpta ettim..
Yalan söylemedim sana, seni sevdim de demedim hiçbir gün ama sevdim..
Belki kalbimden anla diye milyonlarca kez bunu geçirdim..
Söylemedim ama hep diledim..
Yine de az önce ölmeni istedim senin...
....
Kapı aralığına sıkışmış bir eteğin ucu gibi sıkışıp kaldım senle dünya arasında..
Dünyamdın sen benim, sen dünyaydın..
Bana her gülüşünde kalbimde bin umut ışığı yandı, sana yaptığım her bir espri için söylenen her güzel sözün ufkumu açtı..
Sırf gülebilesin diye bana,
sırf ben seni güldürebilmiş olayım diye defalarca kendi kendime
seni güldürdüğüm cümleleri ezberledim..
...
Senin için hava durumu tahminlerini takip edip; kötü havalarda dualar ettim içimden üşütmeyesin diye..
Ayağının bastığı tüm şehirleri bir bir haritada inceledim..
Haftada bir kez de olsa beni kaçta arayacağını beynimin takvimine işledim..
Saatleri kovalardım sesini duyabilmek için geçirdiğim sessiz günlerde..
Bazen onu bile işitemedim, mesajlarla geçiştirdin..
Bi kez olsun sen aramadıkça aramadım seni, korkardım hissettiklerim telefondan yüzüne haykıracak diye..
''Ben hep bekledim..''
Bir kez bile seni çok özledim diyemedim yürekten..
Espriyle kaynar giderdi cümlelerin içinde hep boşluğa doğru..
Oysa ben seni hep özledim, en sevdiğim resminle karşımda "yalnız" bana gülümserken bile..
...ve bugün öl istedim....
Niye mi?
Seni dinlerken sesinin boğumlarında erimekten tükendim..
Öl istedim bugün..
Hiçbir zaman adınla başlayıp sevgilimle bitiremeyeceğim aşk cümlelerine sahip olamayacağımdan..
Öl istedim...
Sana olan bencilce sevgimin benim canımdan çıkması umudunu artık tükettiğimden..
Öl diledim bugün..
Yarına, senin var olduğunu hissetmeden güne başlayacağı umuduyla uyanacak bir kalbe sahip olabilmek için..
Yarın oldu demin..
......
Sen ölmedin..!!!!
AYÇA(icha.blogcu.com)
BU GÜZEL YAZIYI KENDİSİNDEN İZİN ALARAK YAYINLIYORUM... KALEMİNE KUVVET
|
Yorum (4) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
• 22/1/2008 - CAN DOSTUM
 Sensizliğin hain kışını yaşıyorum sıcak yaz günlerinde. Kutup rüzgârları esiyor durmaksızın ve ben donuyorum. Tutunacak dal arıyor serçe ruhum. Kanat çırpıyor umutsuzca gökyüzüne. Anılarının özlem kırıntılarıyla beslenmek istiyor. Yaşarken ölmek, varken yok olmak, yeşilken sararıp solmak istemiyor. Gidişinle ne acılar koydun yüreğime her biri birbirinden elem… Sevginin sıcak iklimini özlüyor, sıla hasreti çeken bir sürgün gibi. Hayallerinin kucaklayıcı rahatlığına kavuşmak, anılarıyla baş başa olmak… Heyhat! Bunların gerçekleşemeyeceğini bilmenin acısını; idamını bekleyen bir mahkûmun umutsuzluğunu iliklerinde hissediyor ve daha çok donuyor. Dondurucu beyazlığa müebbet hapsolmanın siyah hüznünü yaşıyor kederle. Mutsuzluğun kışında artık dostluğunun imkânsızlığını duyumsuyor. İmkânsızlığın ateşinde donmanın acı veren tezadıyla, siyah beyaz öyküler kurguluyor. Bitmemiş romanlarındaki kahramanların çığlıklarını işitiyor defalarca. Bu azaptan kurtulmanın ölüme eş olduğunun farkına varıyor içi burkularak. Azrail’le dans etmenin ürpertisi kanatıyor yüreğini, donduruyor zamanı. Ne geçmişe gidip hatıralarıyla hasret gidermenin yalancı mutluğunu tadabiliyor ne de geleceğe gidip Anka kuşunun kanadında umut avına çıkabiliyor. Çaresizliğin dondurucu soğuğunda ılık meltemlerin özlemiyle kavrulan kaleminden şu cümleler dökülüyor: “Yüreğim bakışlarındaki şiirsel gizeme, dimağım o unutulmaz hatıralarımıza hasret. Ne zaman ılık meltemler esecek ruhumun bozkırlarında? Ne zaman baharı, yazı yaşayacak kalbim?” Seni özledim be can dostum… Gittin… Gitmemeliydin… Ta ilkokul 2. sınıfta başlamıştı muhabbetimiz. Seni görmek adınaydı okula tüm erkenden gelişlerim. Bazen sırf sana düşkünlüğümü anlamayasın diye görmezden gelirdim seni. Kim bilir ne kadar burkulurdu serçe yüreğin. Büyüdün, büyüdük. Önce boyumuz uzadı, arkasından sesimiz kalınlaştı. Yeni yeni terliyordu bıyıklarımız ki okumaktan vaz geçtiğini duydum. Ben senin yerine kimi koyacaktım? Kime can dostum diyecektim? Sırf seni görmek bu olumsuz düşüncelerinden vaz geçirebilmek için az mı uğradım kapınıza. Neden çıkmadın, neden bakmadın, neden bir kez olsun dinlemedin beni? Bu hız tutkusu da nerden peyda oldu başımıza? Sürati çok sevdiğini duydum. İnsan “Hızlı yaşamalı, genç ölmeli ki cesedi yakışıklı olsun.” dermişsin hep annene.
Seni son bir kez olsun görmeyi, tekrar okula dönmen için;”Seni çok seviyorum be can dostum! Sen olmazsan bir yanım hep yarım kalıyor.” demeyi kaç gece uyumadan saatlerce düşündüm; ama hiçbir gecenin sabahında bu fikrimi gerçekleştiremedim. Neydi beni engelleyen? Neydi ayaklarımı geri geri çeken? Ölüm güzelliği mi düşmüştü yüzüne yoksa sen ölüme meydan mı okuyordun?
İnsan her zaman bir can dostu bulamıyor; ya da koyamıyor can dostunun yerine bir can daha. Keşke gurbete gitseydin de sağ haberini alsaydım her daim. En azından dönülmez yollarda olmadığını bilir teselli bulurdu garip yüreğim.
Hani hatırlar mısın? Yuvasından düşmüş bir kuş bulmuştuk. Birlikte besleyecek, büyütecektik. Ancak bir gün yaşatabilmiştik o minik canı. Nasıl da ağlamıştık ardından ciğerimiz sökülürcesine. O günden sonra hiçbir canlıya zarar vermeyerek miniciğimizin ruhunu şad edecektik. Peki ya ben şimdi senin ruhunu nasıl şad edeyim can dostum.
Sırf annem dediğim annen beni görüp daha da yanmasın diye ortalardan kayboluşuma ne diyeyim? Beni görünce o mu dayanamıyor basıyor feryadı; yoksa ben mi dayanamayıp baygınlık geçiriyorum? Ah bir anlasam, ana yüreği mi daha çok yanar, yoksa dostun ciğeri mi?
Sen sere serpe yatarken karalar içinde, hayat gene de devam ediyor be can dostum…
|
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
• 22/1/2008 - DİLİMİZ

Güzel dil hece bize, Başka dil gece bize, İstanbul konuşması, En saf, en ince bize.
Ziya Gökalp
MÖ. 3500-MS. 2007. İki tarih var elimizde geçmişten geleceğe akışı gösteren. İlk tarih, sonsuzluğa uzanacak bir doğuşu; ikincisi ise bu sonsuz doğumun şimdisini gösteriyor bize. Ne mi bu sonsuz olan? Bize sütünü veren annemiz, bizi koruyup gözeten babamız, suyumuz, aşımız, havamız, bize adını verip var eden tek varlığımız Türkçemizdir sonsuz olan. Peki, bizi var eden, gerçek anamız, babamız olan dilimize karşı bir evlat olarak biz ne yapıyoruz? Bizler onun çocukları olmayı hak ediyor muyuz? Onsuz olamayacağımızın ne kadar farkındayız? Bütün bu sorular kişisel olarak değerlendirilebilir. Ancak genel anlamda verilecek cevaplar hep olumsuz olacaktır. Neden mi? Çünkü en başta daha dilimizin kim olduğunu bile tam olarak bilmiyoruz. Basit ve anlamsızca konuşuveriyoruz. Hatta bu basitlik yetmiyormuş gibi yeterince kelimemiz yokmuşçasına başka dillere sarılıyoruz. Falanca şoplara gidip hamburger, sandviç alıyoruz. Yabancı marka pantolon alıp ‘blue jean aldım’ diyoruz.‘Tamam’ demek dururken sanki daha kısa bir söyleyişe sahipmiş gibi ‘okey’ deyip geçiyoruz. Sanırım kendimize üvey bir anne arıyoruz. Bütün bunlar yetmiyor tabi. İnsan annesini sevmez mi hiç? Ana dilimizdeki kelimeleri beğenmeyip yabancı olanlarını kullanıyoruz. Dahası, bütün bunları kültürlü olmanın bir işareti sayıyoruz. Günümüz aydınlarını ele alalım. Birçoğu televizyonlarda konuşmakta, gazetelerde yazı yazmakta, çeşitli konularda kitap çıkarmakta... Kullandıkları dil ise ortada. Öyle ki, kullandıkları dilin içinden yabancı kelimeleri çıkarıp atsanız ortada hiçbir şey kalmayacak. Sanki kendi dillerindeki kelimeleri kullansalar dertlerini anlatamayacaklar. Bir anlamda onlara hak vermiyor değilim. Sanırım onları buna zorlayan biziz. Okur olarak bizler yabancı kelime kullananları eleştirmiyor aksine bunu yapanları daha çok beğeniyoruz. Halkın dilini kullananları ise sıradan buluyoruz. Bu bakımdan suç bizde. Asıl yanlış yapan biziz. Bir karınca ısırığı bile canımızı yakarken Türkçemizin kalbine kör bir hançer sokuyoruz böyle yaparak. Canlı bir varlık olan dilimizi öldürüyoruz farkında değiliz. Bu yüzden müebbet hapse mahkûm olmuş birer suçluyuz bence. Ya da Türkçeyi ana dili yaparak tarihin en büyük fermanlarından birini veren Karamanoğlu Mehmet Bey’e; yok olmak üzere olan bir milleti ve dili tekrar dirilten Mustafa Kemal ve askerlerine karşı birer isyancıyız. Geçmişi biliyor ve gülerek, eğlenerek yaşıyoruz şimdiyi. Ama anamız, babamız ana dilimiz hasta. Elimizle onu sonsuzluk yolunda bitkin düşürdük. Onun bakıma ve en keskin ilaçlara ihtiyacı var. Mezarlarında yatan atalarımız bir duadan daha çok bizden ana dilimize sahip çıkmamızı istiyorlar bence. Gerçek ölüm, gözümüzü sessizce kapatıp karanlığa gömülmek değildir. Eğer Türkçemiz bir gün halsiz düşüp bir adım bile atamayacak hale gelirse ve biz kendimize üvey bir anne bulursak işte o zaman biz gerçekten yaşamıyoruz demektir.
|
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
• 22/1/2008 - EVLATLARINIZI SEVMEZSENİZ!..

Henüz beş yaşındayken vermişlerdi onu ana sınıfına. Aslında o da ilk başlarda çok hevesliydi okula gitmeye, okullu olmaya, en çok da kırmızı önlük giymeye. Başladığının ikinci günü vazgeçmişti okula gitmekten. Çünkü onu okula gönderen anne babası, hemen kendi yerini dolduracak bir kardeş getirmişlerdi hastaneden. Aslında o da biliyordu kendisi gibi erkek, bir kardeşi olacağını ama her ne hikmetse anne ve babası ona hastaneden aldık demişti. Sevinse miydi yoksa üzülse miydi? Kardeşini ister istemez kabullendi kabullenmesine ama okula gitmek istemiyordu işte. Anne babasının ısrarı karşısında yine de gidiyordu istemeye istemeye okuluna…
Sevmişti kardeşini; en çok da erkek oluşu onu gururlandırmıştı. Onu öpmek, kucağına almak, harçlıklarıyla ona top, balon, şeker almak istiyordu istemesine ama bu istekleri hep engelleniyordu. İsteklerinde biraz ısrarcı olsa önce azarlanıyor, sonra hırpalanıyordu. Kardeşi ile aynı odada tek başlarına kalmalarına bile müsaade edilmiyordu. Küçücük yüreği hep bir şeylerin ters gittiğini ve bu tersliklerin de yegâne sebebi kendisi olduğunu söylüyordu. Vazgeçti kardeşi ile ilgilenmekten, onu sevmekten. Bu defa da kıskançlıkla suçlandı. Üstelik kardeşi evlerine geldi geleli babasının her iş dönüşü kendisine öpücüklerle sunduğu çikolataları da verilmiyordu artık…
Hırçınlaştı, her olur olmaz şeye ağlamaya başladı. En çok sevdiği tırnak kesme işini yaptırmıyordu artık. Çünkü tırnaklarını yemek onu sakinleştiriyordu. Bir de gecenin bir vakti uykusundan uyandırılıp; “Yine mi Allah’ın cezası”diye hırpalanmalar, ”Bırak ya bırak! Sabaha kadar ıslak ıslak yatsın da aklı başına gelsin.”diye horlanmalar çoğalmıştı artık…
Altı yaşına basmıştı. Doğum günü için annesi pasta yapmış, sürekli istediği ve bir türlü sahip olamadığı uzaktan kumandalı arabayı da babası almıştı. Dünyalar onun olmuştu pastanın üzerindeki altı tane mumu söndürürken ve uzaktan kumandalı arabasını sürerken. Hatta anne babası onu uzun zamandan sonra ilk defa öpmüştü. “Sen bizim ilk göz ağrımızsın, seni çok seviyoruz.”demişlerdi. O gece arabasını başucuna koydu ve sevinçten saatlerce uyuyamadan ışığı açıp açıp ona baktı. Rüyasında kırmızı arabası kocaman olmuştu ve o da arabayı sürmüştü. Sabah uyandığında arabasını koyduğu yerde göremedi. Annesine ‘Arabam nerede?” diye soracaktı ki arabasının parçalanmış halde, bir parçasının koridorda, diğer parçasının mutfakta ve kumandasının da kardeşinin elinde olduğunu gördü.
Öfkeden kudurmuştu. Ne yapacağını bilemez halde bir hışımla kardeşine saldırdı ve birkaç defa vurdu. Annesi, kardeşini elinden alır almaz ağız dolusu hakaretlerle suratına şamarları indirmeye başladı. Şimdi hem kardeşi ağlıyordu hem kendisi ama annesi kardeşini kucağına bastırıp teselli ederken kendisini de odasına fırlatmış ve kapıyı üzerinden kilitlemişti. Dakikalar süren hıçkırıklardan sonra betonun üzerinde uyumuştu… Akşam babası gelince bir de ondan azar işitmişti.
Sorunlu geçen ana sınıfı bitmiş ve sıra okuma yazmanın da öğrenileceği ilköğretime gelmişti. Kaydı yapıldı; önlük, çanta, kalem, boyalı ve defterlerle dolu okul malzemeleri alındı. Bir de okula gidip gelmesi için servis ayarlandı. Ne okulda öğretmeninin gösterdiği ne de evde anne babasının bağıra çağıra öğretmeye çalıştığını bir türlü anlayamıyor, mutsuzluğu günden güne artıyordu. Üstelik sınıfındakiler onunla oynamak istemiyor, sürekli onu dışlıyorlardı. Her veli toplantısının olduğu günün akşamına babasından azar işitiyor, dayak yiyordu. Aklının almadığı; dayak yerken annesinin de kendisini savunmayıp babasına arka çıkmasıydı. “Ama nasıl olur?” diyordu içinden. Akşamları yorgun argın gelen babası bazen kardeşine kızdığında, annesi: “O daha küçük, insan kıyar mı ona kızmaya, onu ağlatmaya?”diye hep babasına çıkışmıyor muydu? Kendisi ne zaman büyümüştü? Ona misafirlerin yanında “Sen sus, büyüklerin işine karışma” diyenler, kardeşi ile cebelleştiğinde ya da bir işi beceremediğinde “Koskoca adam oldun hala aklın fikrin kavgada, boş işlerde.”diyordu. Bir insan ya büyümüştür ya da küçüktür. Kendisi hangi gruba giriyordu acaba?
Beyinsiz, geri zekâlı, aptal biri olduğuna inandırmıştı kendisini. Çünkü anne babasının dışında öğretmeni ve arkadaşları da diyordu bunları artık kendisine. Geceleri yatağında gizli gizli ağlarken annesi, babası ve kardeşi için hep dua ediyor; onların kendisini aralarına alacağı günü sabırsızlıkla bekliyordu.
Bazı hafta sonları babası onları babaannelerine götürüyordu. Ailesinin içinde en çok babaannesini seviyordu. Babaannesi onun her dediğini makul ölçülerde yapıyor, hatta yaptığı hatalardan dolayı ona hiç kızmıyordu. Bazen ona sarılıp ağlayarak “Sen benim oğlum ol.”diyen babaannesi onu şehit olan oğlunun yerine koymuştu. Babası, çok sevdiği ve askerde şehit olan kardeşinin adını kendisine vermiş olduğu halde neden babaannesi gibi onu sevmiyordu, babaannesi gibi onu bağrına bastırıp dolu dolu “oğlum!”demiyordu?
Başarısız bir eğitim öğretim yılı geçirmiş, akabinde de bir dolu azar ve hakarete maruz kalmıştı. Ah bir anlasalardı onu; niçin okumak istemediğini, neden başarısızlığı seçtiğini?
Yaz tatili için annesi, babası ve kardeşi Antalya’ya gidecek; başarısızlık cezası olarak da onu götürmeyecekler, babaannesinde bırakacaklardı. Nerden bilebilirlerdi ki bunun kendisine ceza değil, aksine en büyük ödül olduğunu. Hiç olmazsa hayal meyal hatırladığı şımarıklıklarını doya doya yapacak, akranı olan kuzeni ile mahallenin altını üstüne getirecek ve bütün bunların neticesinde babaannesince sevilip, okşanacaktı.
Kendisini üç beş parça kıyafetle birlikte babaannesine bırakmışlar ve akıllı olması için nasihatlerde bulunup öpme gereği bile duymadan gitmişlerdi. Olsun o, bu tavırlara çoktan alışmıştı. Tek düşüncesi babaannesi ve kuzeni ile geçireceği hoşça vakitlerdi. Hayatında hiç görmediği kadar mutlu olmuştu o yaz. Babaannesi onu parka, düğünlere, panayıra götürmüş, kuzeni ile hiç bilmediği oyunları oynamış, mutsuzluğunu unutmuştu. Zaman ne de çabuk geçmişti. Yarın dönüyorlardı ailesi. Gülen yüzü birden solmuştu. Tekrardan aynı sıkıntıları yaşamak istemiyordu. Hem hiç de özlememişti onları. Gece babaannesinin koynunda uyurken ona çaktırmadan minicik ellerini havaya kaldırarak: “Allah’ım beni babaannemden hiç ayırma, beni onun oğlu yap!” diye dua etmişti.
Sabah babaannesinin feryadı ile uyanmış, eve doluşan başları beyaz örtülü kadınların niçin burada olduklarını uyku sersemliği ile anlamamıştı. Allah Allah ev gitgide kalabalıklaşıyor, kimse ona ne olduğunu söylemiyor ama eve her giren “ Vah kadersiz evladım vah!” diye onun başını okşuyor, onu bağırlarına basarak ağlıyorlardı.
Kuzeni söylemişti ona babası, annesi ve kardeşinin trafik kazası geçirdiklerini ve öldüklerini. Ölüm nasıl bir şeydi? Ne anlama geliyordu? Bundan sonra ne olacaktı? Anne, baba ve kardeşini bir daha hiç göremeyecek miydi?
Cenazeler feryat figan içinde defnedilmişti. Herkes, yabancılar dahi, ağlamış; bir tek kendi ağlamamıştı. Artık babaannesinin oğlu olacak, bir daha o sevgiden yoksun ailesini görmek, hakaret ve dayaklarına maruz kalmak zorunda kalmayacaktı…
O günden sonra gerçekten hiç ağlamamış aksine hep gülmüştü. Hatta duasının kabul olması da ona en büyük ödüldü. Çünkü artık babaannesinin oğlu olmuş; anne, baba ve kardeşini unutmak, kalbinin derinliklerine gömmek için de pek uğraşmamıştı.
|
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
• 22/9/2007 - YAĞMURUM

ZAMBAKLAR EN ISSIZ YERLERDE AÇAR
VE VARDIR HER VAHŞİ ÇİÇEKTE GURUR
BİR MUMUN ARDINDA BEKLEYEN RÜZGAR
IŞIKSIZ RUHUMU SALLAR DA DURUR... |
Yorum (1) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
• 25/4/2007 - ANNE BABA OLMAK KOLAY MI SANDINIZ?

BİR ÇOCUĞUN SUÇLU OLMASINI İSTİYORSANIZ YAPMANIZ GEREKENLER!!!
** Daha küçükken çocuğa istediği her şeyi vermeye başlayın! Bu şekilde o, herkesin onun geçimini sağlamak zorunda olduğuna inanacaktır. **Kotu sözler söylediği zaman gülün! Böylece o kendisinin akilli olduğuna inanacaktır. **Ona düşünmeyi ve beynini kullanmayı hiç öğretmeyin! 21 yaşına gelince kendi kararlarını, kendisi versin diye bekleyin! **Yerde bıraktığı her şeyi kaldırın; kitaplarını, ayakkabılarını, kıyafetlerini, onun için her şeyi siz yapın ki; o bütün sorumluluklarını başkalarına yüklemeye alışsın! **Onun gözünün önünde sık sık kavga edin ki; bu sayede aile bir gün parçalanırsa çok fazla üzülmesin! **Ona istediği kadar harçlık verin ki; hiçbir zaman kendi parasını kazanmanın ne olduğunu öğrenmesin! **Yiyecek, giyecek ve konforla ilgili bütün arzularını yerine getirin ki; istediklerine ulaşmak için çalışmak gerektiğini öğrenmesin! **Komsulara, öğretmenlere, polislere karşı daima onun tarafını tutun ki, onların hepsine karşı peşin hükümleri oluşsun! Bütün bunları ve benzerlerini yaparak yetistirdiginiz çocuğunuz bir gün suç islerse, kendisinden özür dileyin! Ama onu felaket dolu bir hayata hazırladığınız için kendinize teşekkür etmeyi ihmal etmeyin!!
|
Yorum (2) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
• 11/4/2007 - BEBELERİN GÜNAHI NE...?
• 8/4/2007 - DİLİMİZ CANLI BİR ARAÇTIR...

DİLİMİZ CANLI BİR ARAÇTIR. AMENNA AMA DİLİMİZİ YOZLAŞTIRMAMAK BİRAZ DA ELİMİZDE DEĞİL Mİ? AŞAĞIDAKİ YAZI YOZLAŞAN DİLİMİZİN BİR GÖSTERGESİDİR.
Yıl: 1965 "Karşıma âniden çıkınca ziyâdesiyle şaşakaldım.. Nasıl bir edâ takınacağıma hükûm veremedim, âdetâ vecde geldim. Buna mukâbil az bir müddet sonra kendime gelir gibi oldum, yüzünde beni fevkalâde rahatlatan bir tebessüm vardı.. Üstümü başımı toparladım, kendinden emin bir sesle 'akşam-ı şerifleriniz hayrolsun' dedim.."
Yıl: 1975 "Karşıma birdenbire çıkınca çok şaşırdım.. Ne yapacağıma karar veremedim, heyecandan ayaklarım titredi. Ama çok geçmeden kendime gelir gibi oldum, yüzünde beni rahatlatan bir gülümseme vardı.. Üstüme çeki düzen verdim, kendinden emin bir sesle 'iyi akşamlar' dedim.."
Yıl: 1985 "Karşıma âniden çıkınca fevkalâde şaşırdım.. Nitekim ne yapacağıma hükûm veremedim, heyecandan ayaklarım titredi. Amma ve lâkin kısa bir süre sonra kendime gelir gibi oldum, nitekim yüzünde beni ferahlatan bir tebessüm vardı.. Üstüme çeki düzen verdim, kendinden emin bir sesle 'hayırlı akşamlar' dedim.."
Yıl: 1995 "Karşıma birdenbire çıkınca çok şaşırdım.. Fenâ hâlde kal geldi yâni.. Ama bu iş bizi bozar dedim. Baktım o da bana bakıyor, bu iş tamamdır dedim.. Manitayı tavlamak için doğruldum, artistik bir sesle 'selâm' dedim.."
Yıl: 2006 "Âbi onu karşımda öyle görünce çüş falan oldum yâni.. Oğlum bu iş bizi kasar dedim, fenâ göçeriz dedim, enjoy durumları yâni.. Ama concon muyum ki ben, baktım ki o da bana kesik.. Sarıl oğlum dedim, bu manita senin.. 'Hav ar yu yavrum?'"
Yıl: 2026 "Ven ay vaz si hör, ben çok yâni öyle işte birden.. Off, ay dont nov âbi yaa.. Ama o da bana öyle baktı, if so âşık len bu manita.. 'Hay beybi..'"
DİLİMİZE SAHİP ÇIKMAK ADINA NE YAPIP NE YAPMAMAYA GELİN BİRLİKTE KARAR VERELİM
|
Yorum (2) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
• 28/3/2007 - Kültirli Aşk Yaşiyah

Bişeyler Öğrenmişem.Gel Değişik Sevah. Sen Beni Sev ,Ben Seni... Sevdayi Yaşiyah. Sen Bene Sevdalan Yan,Ben De Sene, Klasik Aşk Neyse Oni Yaşiyah.
Ya Da Senin Haberin Olmasın, Ben Seni Arhadan Arhaya Sevim. Platonik Aşk Neyse Oni Yaşiyah.
Sevdadan Oturah Yiyah,İçah. İkimizde Tombul Olah. Tombulik Aşk Olursa Oni Da Yaşiyah.
İsdirsen Sevdandan Kendimi Kesim. Müzikler Dinliyim Doğriyim,Biçim. Psikopatik Aşk Varsa Oni Yaşiyah.
Hele Bah.Ben Kerem Olim Sen Asli. Sonumuz Onlar Gibi Bitsin Yasli. Nostaljik Aşk Neyise Oni Yaşiyah.
Kibarlaşah.Tankolar Gibi Sevah. Çoh İnce Olah.Ele Dolanah. Tankoli Aşk Varsa Oni Da Yaşiyah.
Yalani Bırahah Hep Doğri Diyah. Berabar Oturah,Berabar Gahah. Elele Dizdiz,Gözgöze Bulunah. Realist Aşk Neyse Oni Yaşiyah.
Tarlalara Bahcalara Düşah, Elele Dutuşip Türki Söyliyah. Romantik Aşk Neyse Oni Yaşiyah.
Pisigi,Gudigi Sen Diye Sevim, Sen De Horozi Culuği Ben Diye Sev. Sembolik Aşk Da Varsa Onida Yaşiyah.
Gel Elele Verah.Gendimizi Elektirige Gapdırah. Zangır Zıngır Titriyah.Ama Ölmiyah. Elektronik Aşk Varsa Oni Da Yaşiyah.
Ahorlarda Merek Ve Komlarda Buluşah. Tezek Galahlarının Altında Sinah. Otantik Aşk Varsa Oni Da Yaşiyah.
Aman... Bırah Onlari.Beni Sevirmisen? Ben Seni Hegget Sevirem.Ele Şeylari Bırahah.
Adam Gibi Sevah,Adam Gibi Yaşiyah
Zinnur Tiryaki |
Yorum (1) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
• 28/3/2007 - GİZLİ SEVDA

Hani bir sevgilin vardı Yedi sekiz sene önce, Dün yolda rastladım Sevindi beni görünce
Sokakta ayaküstü Konuştuk ordan burdan. Evlenmiş, çocukları olmuş Bir kız, bir oğlan. Seni sordu
Hiç değişmedi dedim. Bildiğin gibi.. Anlıyordu
Mesutmuş, kocasını seviyormuş. Kendilerininmiş evleri.. Bir suçlu gibi ezik, Sana selam söyledi. Behçet Necatigil
|
Yorum (2) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
|
|
|
|